Ahmet Mithat Efendi Jöntürk Romanının Özeti

 

 

Jöntürk

Yazarı: Ahmet Mithat Efendi

1844’te İstanbul’da doğan Ahmet Mithat Efendi, küçük yaşta babasını kaybedince bir süre ağabeyinin gözetiminde öğrenimini sürdürür. Orta öğrenimini Tophane ve Niş’te tamamlar. Bu arada Fransız dilini öğrenir. Daha sonra Tuna ilinde devlet hizmetine girer ve Tuna valisi Mithat Paşadan ilgi görür. Onunla birlikte Bağdat’a gider. Burada vilayet adına Zevra gazetesinin yayınlanmasında görev alır. Öğrenciler için, ilk kitapları olan Hace-i Evvel ile Kıssadan Hisse’yi (1870) burada çıkarır. 1871’de İstanbul’a döner.

Evinde küçük bir basımevi kurarak yayıncılık ve gazeteciliği sürdürür. Dağarcık adlı dergiyi çıkarır. Darwin üzerine yazdığı bir yazı nedeniyle Rodos’a sürgün edilir. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a döner. Takvim-i Vekayi Gazetesi yöneticiliği ile Matbaa-i Amire Müdürlüğü görevlerinde bulunur. Daha sonra Tercüman-ı Hakikat gazetesinin çıkmasını sağlar (1877-1912). 28 Aralık 1912’de vefat eder.

Ahmet Mithat Efendi’nin yazı hayatı, kitap sevgisi ve okuma alışkanlığının ülkemizde yerleşmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Romanın Özeti:

Olay, 1315 (1899-1900) yıllarında geçmektedir. Ahmet Mithat Efendi bu romanında, II. Abdülhamit döneminde batılılaşmadaki zıtlıkları anlatmaktadır. Jöntürk; daha çok II. Abdülhamit dönemindeki siyasi muhalefet hareketleri ve bu hareketlere katılan kişiler için kullanılmaktadır.

Miralay Gazanfer Bey; Mekteb-i Harbiye’nin bundan (1899) kırk, kırkbeş sene önce yetiştirdiği Erkan-ı Harbiye’nin en başarılı öğrencilerindendir. Babasının bir din bilgini olması ile de Arabi ve Farisi‘de oldukça ileri bir düzeydedir. Bu nedenle Osmanlı Edebiyatı da mükemmeldir. Eşi Dilşinas Hanım bir Çerkez cariye olması nedeniyle, eğitim görmemiş, okuma yazma bilmeyen biri olsa da, çok iyi terbiye görmüş bir hanımdır.

Gazanfer Bey Sırp Muharebesine gitmeden kısa bir süre önce, Dilşinas Hanımla evlenir. Evlendikten kısa bir süre sonra savaşa gider. Plevne Mağlubiyetinde Ruslara esir düşer. Bu süre zarfında eşiyle hiç görüşemeyen Gazanfer Bey bu esaret zamanında mektuplaşma imkanı bulur. Dilşinas hanım okuma yazma bilmediği için mektupları başkasına yazdırır. Gazanfer Bey, “Haberleşebilmek kavuşmanın yarısı gibidir, ” sözünün ne kadar doğru olduğunu anlayıp kabul eder. Ama ne yazık ki eşinden gelen mektuplar onun kendi el yazısı değildir. Duygularının tam tercümesi olamaz. O dönemde kızların yazıp okumaları, onların gelişmeye kapalı ve alçak gönüllülüğe mecbur olmaları terbiye ve düşüncesine göre, henüz uygun görülmemektedir. Gazanfer Bey de böyle düşünenlerdendir.

Ama eşinden gelen mektuplarda eşinin sözlerini değil, bir katibin sözlerini okuyor olmaktan üzüntü duymaktadır. Dahası kendisi de yazacağı mektuplarda gönlünün her istediğini o kağıda yazamamaktadır. Çünkü o sözleri de doğrudan eşi okuyamayacaktır. O sözleri bir yabancının ağzından işitecektir. Bundan duyduğu üzüntü üzerine fikri değişir ve eğer bir kızım olursa onu okutacağım diye yemin eder.

Esaretten kurtulup döndükten kısa bir süre sonra, bir kız çocuğu olur. Allaha verdiği yemini daima hatırlatsın diye kızının adını Fatma Ahdiye koyar. Ne yazık ki ahdini yerine getiremeden Fatma Ahdiye’nin doğumundan bir sene sonra vefat eder. Aslında, Gazanfer Bey’in eşi Dilşinas Hanım da kızların okuması taraftarı değildir ama eşinin sözünü yerine getirmek için kızını okutur.

Ahdiye on, onbir yaşlarına kadar okur. Daha sonra hoca Abdullatif Efendi’den Arabi ve Farisi dersleri alır. Ahdiye’nin dilde olduğu gibi fikirce de ilerlemesini sağlayan eğitim ve terbiye bu olur. (Bu dönemde eğitim; değişme, özellikle batılılaşarak değişme, olarak işlenirken, terbiye, toplumsal ahlak kurallarının kişilere verilmesi olarak anlatılıyor.)

Fatma Ahdiye bir süre sonra Nurullah isminde biriyle evlendirilir. Nurullah; Mekteb-i Sultani’de tahsilini tamamlamış, Hukuk Mektebi’ni ikincilik ile bitirmiş yirmi dört yaşlarında bir delikanlıdır. Hürriyet yanlısı biri olmakla beraber, ölümü göze alacak kadar cesur bir hürriyet aşığı değildir.

Nurullah Bey’in Ahdiye ile evlenmeden önce Ceylan adında bir kızla gönül macerası olur. Bu ilişkiden bir çocuğunun olacağını öğrendiğinde ne yapacağını bilemez. Çünkü Ceylan Avrupa’nın kadın meselesine dair kitaplarını çokça okuyan, bu kitapların getirdiği “feminist” düşünceyi savunan, Fransa’da yaygın olan serbest izdivaç yanlısı serbest yetiştirilmiş bir kızdır. Nurullah ise, aldığı eğitim gereği serbest fikirli olmasına karşın, geleneklerine bağlı biridir ve eşinin de okuyan, bilen ama öğrendiklerine körü körüne bağlanan biri olmasını ister. İşte bu nedenle Ceylan ile evlenmeyi göze alamaz ama doğacak çocuğun tüm sorumluluklarını üstlenmeyi kabul eder. Bu kararın hemen arkasından yakın arkadaşı Salih Ziya’nın yanına giderek evlenmek istediğini, çevresinde kendine uygun bir kız olup olmadığını sorar. Arkadaşının tavsiyesi üzere Fatma Ahdiye’nin ailesi ile görüşmeler başlar. Düğün hazırlıkları yapılır.

Bu sırada Ceylan her ne kadar sessiz kalsa da içten içe intikam almayı planlamaktadır. Ceylan, Nurullah’ın evleneceği gün o dönemde bulundurulması yasak olan kendi babasına ait dergi, kitap, broşür ve evrakları bir şekilde Nurullah’ın evine götürüp kitaplığına yerleştirir ve dönemin baş hafiyesi Feyzullah Efendi’ye babasının adıyla bir ihbar mektubu gönderir. Bu ihbar üzerine Nurullah, düğün günü apar topar nezarete alınır. Yapılan sorgulamalar sonucunda 15 yıl Akka’ya sürgün cezası verilir. Akka’da iki siyasi suçlu ile -Hafız Kadri Efendi ile Mısırlı Rıfkı Bey- aynı odayı paylaşır.

Hafız Kadri Efendi Tıbbiye’de okuyan zeki bir çocuktur. Siyasete dair hiçbir şey bilmemesine rağmen, haksız yere sürgün edilenlerdendir. Mısırlı Rıfkı Bey ise, siyaseti çok seven, özgürlükçü fikirleri destekleyen biridir. İşte Nurullah’ın kaldığı bu oda, kısa bir sürede özgürlük taraftarları için çok yararlı bir politika mektebi halini alır.

Jöntürklük’ten çekinen Nurullah, bu politika mektebinden bir Jöntürk olup çıkar. Bu arada Rıfkı Bey’den Mısır Arapçası’nı da öğrenir. Nurullah kısa bir sürede Akka’da çok sevilen biri olur. Bir süre sonra babasını ve ablasını yanına getirtir. Niyeti sonradan eşini ve kayınvalidesini de yanına almaktır. Ama bunu yapamaz. Çünkü Nurullah’ın Akka’daki serbestliğini duyan Ceylan ve ailesinin baş hafiye Feyzullah Efendi’ye ricaları üzerine; Feyzullah Efendi Akka’daki görevlilerden, Nurullah’ın üzerine baskı yapılmasını istemiştir.

Nurullah daha fazla orada kalamayacağını anlayınca Akka’daki bir Fransız acentasının yardımı ile Mısır’a kaçar. (Mısır Jöntürkler’in en çok iltica ettikleri yerdir). Mısır’da Abdulgaffar Sacit isminde bir avukat ile ortak olup çalışmaya başlar. Mısır’a yerleştikten sonra babasını, ablasını bir süre sonra da eşini ve kayınvalidesi Dilşinas Hanım’ı yanına alır. Sekiz yıl Mısırda yaşarlar. Hürriyetin ilan edilmesi üzerine İstanbul’a geri dönerler.

Bu arada Ceylan geçirdiği cinnet sonucu üzerine beş altı kadeh petrol dökerek, kendini yakar. Ceylan’ın babası Kazım Bey de kendini denize atarak intihar eder.

Sonuç:

Hiçbir değişim sancısız olmaz. Değişime yandaş olup, değişimi savunan birçok kişiyi bile, olumsuz yönde etkiler.

 

Yorum Yaz